Tarihten gelen adam Yabgu - Türk Savaş Sanatı Sayokan, bisiklete binmek gibidir, bir kere öğrenildi mi tamam, yeri geldi mi işe yarar. Diğerleri yabancı lisan gibidir, zor öğrenilir, kullanılmazsa unutulurlar.
Başarılı bir öğrencidir aslında, orta mektebi de liseyi de taktirle teşekkürle bitirir. Üniversiteyi de kazanır ancak tercihini "savaş sanatlarından" yana yapar.
İşin Türkiye ayağını iyi kötü bilir, iyi de bu eğitim yurt dışında nasıl verilmektedir acaba?
Babası "git gözünle gör" der ve mütevazi aylığından ayırabildiği 200 doçemarkı sıkıştırır avucuna. Taktir edersiniz ki bununla bilet bile alınmaz. Nihat sırtına çantasını vurur, otostop yapa yapa düşer yollara. Nerde akşam orda sabah, kaygılarla dolu bir macera... Mekan yok, lisan yok, üç yıl bu dile kolay. Belçika, Almanya, İtalya, Yugoslavya, Fransa, Avusturya ve İspanya'da salon salon dolanır, maçlar yapar. Gün gelir "bizimle çalışır mısın" diye sorarlar.
Ancak memleket hasreti ağır basınca bozar düzenini vatana koşar. Bir müddet İstanbul'da çalışır, çalıştırır. Ancak Avrupa gözlüğü ile bakınca aksaklıklar net bir şekilde göze çarpar.
Yeşilçam'ın Bruce Lee'si
O günlerde Nihat'ın atletik vücudu, ritmi, sürati ve "çekik gözleri" Yeşilçam yapımcılarının dikkatini çeker. Film tekliflerini düşünmeden kabul eder. Türk filmlerindeki dövüş sahneleri rahatsızlık vericidir zira. Ayhan Işık, Ekrem Bora, Göksel Ersoy takım elbiseyle dövüşür, boşa tokat atarlar. Hareketleri acemicedir, göz okşamaz. Hele tarihi filmleri hepten şişirirler. Kollarından saatlerini çıkarmaya bile tenezzül etmez, dereye düşen kılıçlar akar gider, adeta ben tahtayım diye bağırırlar. Seyirci nasıl olsa anlamaz. Kaşını bantla çek oldu Çinli... Yok ya!
Sonra gerekli gereksiz kadın kullanır, Bizans prenseslerinin orasına burasına zum yaparlar.
Malkoçoğlu ve Battal Gazi adına çekilen filmler birer cinayettir, bunlar adı sanı belli büyüklerimizdir ki, hesabını zor verirler öbür dünyada...
Nihat Yiğit yapımcılarına istikamet çizecek kadar güçlü değildir daha, "öyle istendiği için" Bruce Lee taklidi rollere çıkar ama seyirciye "çocuk işi biliyor" dedirtir, rahatlıkla...
Bu macerada gelir geçer, şimdi bütün dikkatini savaş sanatına vermeli Uzak doğulu ustalardan hisse kapmalıdır. Ani bir kararla toplar çıkınını, ver elini Japonya (1990)... Çin, Kore, Tayland, Malezya ve Singapur'da tam 4.5 yıl dolanır dile kolay. Ünlü okulların, senseilerin, samurayların kapısını çalar.
Madalyonun öbür yüzü
Dilerseniz bundan sonrasını Nihat Yiğit'in ağzından dinleyelim:
Biliyor musunuz büyük ümitlerle gittiğim Uzak Doğu beni sarmadı, aksine gözümü açtı. Perdenin önü kadar arkasını da görüyordum artık, flu gayretler netleşmeye başladı.
Bu sporlar devlet tarafından pazarlanmakta, propaganda malzemesi olarak kullanılmaktaydı.
Adamlar kendilerince doğru olanı yapıyor, kültürlerini yayıyorlardı.
Bakın 24 Mayıs'ta Türk Japon kültür haftası kutlanacak. Japonlar buraya Karate, judo, aikido, kendo takımlarını getirecek şov yapacaklar.
Koca Japonya, ki G-7'ler içinde yer alıyor, parası var, pulu var, teknolojisi var. Lakin iş tanıtıma geldi mi savaş sanatını öne çıkarıyor. Demek ki bu ciddi bir lokomotif.
Çin de öyle... Shaolin Temple denilen Mabet rahipleri ülke ülke geziyor hem kültürlerini, hem de inançlarını yayıyorlar.
Bir Türk ve Müslüman olarak haset etmek bana yakışmaz. Ama hayran da değilim onlara.
Uzak doğulular beni bana sorgulattılar. Ülkem için yapabileceğim çok şey vardı zira. Milliyetçilik kahvelerde oturup lak lak etmek değildi, elimi koymalıydım taşın altına.
Bu kadar marifetliydiler de
Eğer Çinliler bu kadar muharip idi iseler, Türklerin karşısında niye duramadılar acaba? Neden binlerce kilometrelik setlerin arkasına saklandılar?
Benim ecdadımın da savaş sanatı olmalıydı mutlaka. Konu üzerinde derinleştikçe kapılar açıldı ve bir umman çıktı karşıma...
Çok çalıştım, çok danıştım, tarihçilerden, coğrafyacılardan, sosyologlardan, pedogoglardan, spor hocalarından destek aldım. Ve birikimlerimi iki başlık altında topladım biri "savaşçının yolu ve kanı" manasına gelen "Sayokan", öbürü Türk kılıç tekniklerini ihtiva eden "Yesuken!"
Şimdi haklı olarak soracaksınız: Soyakan'ın Karate Tekvando'dan ne farkı var?
*Evet soralım doğrusu bizim de aklımıza bu geldi ilk anda?
Diğer savaş sanatları estetiktir göz okşar lakin pratikte kullanılamaz. Mesela Emniyet resmen Aikido'yu benimsemiştir ama bir polis aikido ile kendini bile savunamaz, nerde kaldı vatandaşı koruya.
TSK göğüs göğüse muharebe talimatnamesi judo, aikido gibi sistemlerden toplandı, sonra kaldırıldı. Niye? Çünkü uygulanabilirliği yok. Alt beyine kolay kayıt edilen bir sistem değil. Halbuki Sayokan bisiklete binmek gibidir, insan bir kere öğrendi mi tamam. Yıllar sonra bile dengesini sağlar. Diğerleri yabancı lisan gibidir, kullanılmazsa unutulurlar.
Salonda "haydi sopa ile elime vur, belime vur" der ve ona karşı bir teknik gösterirler. Adamın sopayı öyle kullanacağı ne malum. Soyakancı ise levyeyi al gel der, nerden vurursan vur, kendini sınırlama...
Zira Soyakan kolayca kavranır, refleks halini alır, yeri geldi mi devreye giriverir anında...
Hem yarışmaları keyif verir, hem de polisin askerin işine yarar.
Kata dediğin bir nevi dans
Mesela onların kataları, pumseleri, toaları var, çok estetik, göze hoş görünür, bir nevi dans. Bizde ise tola... Tola yani dolu, içi boş değil.
Kata Japonca form, biçim, şekil demek, bizimkilerde şeklin de ötesinde bir maksadı var, işe yarar.
Diğer sistemleri karaladığım sanılmasın, öyle ya da böyle çocuklarımızı kahve köşelerinden kurtardılar...
*İyi de elbiseleriniz Japonlarınkine benzemiyor mu biraz?
Biz elbiselerde de ecdadın izini sürüyoruz. Bakın şu 2 asırlık bir Uygur çapanı. Bu kıyafeti kendimize baz aldık, bu kemer tarzı da Japonya'dan değil Kaşgar ellerinden geliyor.
Ha onların elbiseleri de bizim abalarımıza benziyormuş. Olabilir o onların problemi. Biz kaynağımızı biliyoruz, içimiz rahat.
Kemeri iki kere doluyoruz. Birincisi Allah-ü teâlâya sadakat, ikincisi millete, vatana, bayrağa...
Kuşak merasimlerinde Ahilik geleneğini esas alıyoruz, nasıl çırak çalışıp kalfa oluyorsa...
Kültiginin kılıcı
Osmanlı ve Selçuklu dönemi kılıç sanatı hakkında hayli kaynak var. Ancak Orta Asya dönemi karanlık hâlâ... Ben bilinmeyeni gün yüzüne çıkarmaya uğraşıyorum. Biliyorsunuz en ufak kavimlere bile peygamber geldi. MÖ 6. YY'da kazınan Altı Yarıg Tigin (Altı Çiçek doktirini) kitabelerinde "yaratan vardır, birdir" diyor. "Yarlık ve uluk sahibidir. Hüküm verir, pay ve kısmet dağıtır" Tevhid inancı açıkça görünüyor. Dede Korkut mümindi, Oğuz Kağan mümin.
Evet, Türkler arasında Hıristiyanlar, Yahudiler de var, lakin Allah-ü teâlâ zaferi İslam öncesinde de tevhid inancındaki Türklere ihsan eylemiş. Mançurya'daki Budist Buryakların, Çinlileşmiş Karakıtayların tarihte zaferleri yok.
Sonrasını biliyorsunuz zaten, kendiliğinden geliyor İslam'ın sancaktarı oluyorlar.
* Bir de şu kapı meselesini aralasak?
Her kapının bir müfredatı var, aybarlar onu işliyor. Gelişen yükselen bir üst kapıyı çalıyor.
Alplar bu spora Manay kapıdan adım atar, Toy kapıyı, Kunt Kapıyı, Mamak Kapıyı, Kazan Kapıyı, Baydar Kapıyı geçip Nogay Kapıya varırlar. Bütün bunların Kıpçak, Oğuz, Urkun Türkçe'sinde manaları var. Bizde ustalar "dan" yerine "san" alırlar.
Yağlı güreşte nasıl deste, küçükorta, büyükorta ve başaltı geçilmeden başa soyunulmuyorsa...
Sen git önce destenin iyisi ol, sonra küçük ortaya.
Sayokan cenkleri hilalvari (ayça) hareketlerle yapılır. Teknikler saf berrak Türkçe ile adlandırılır. Mesela: Ok yumruk, orak yumruk, kanca yumruk, kılıç el, burgu, omca, alt tırpan, sarmala... Kurt kapanı ve sancak teknikleri sonra...
Yesuken yasadan yana
Yesuken "yasadan yana olan" demek. Kılıçta çal tekniklerimiz var, adları kulağımıza aşina...
İlk geleni Boşkurlar eğitir, yani boş olanı kur. Bunlar Urkun Türkçesi.. İkinci sınıf Uydaşı'lara verilir, yani uyulan kişi. Derken Atabay...
Atabeyleri tarihten bilirsiniz donanımlı insanlar, şehzadelerin eğitimi onlardan sorulur mesela.
* İşin akademik yanını güçlü tutuyorsunuz. Peki tez, doktora çalışmaları yapılıyor mu bu konuda.
Ne yazık ki hayır. Böyle bir şey olabilmesi için önce devletimizin bizi tanıması gerek. Japon'un Çinli'nin getirdiği makbul ve akademik. Çünkü onlar üstün (!) insanlar. Biz Türk'üz ya, bir şey beceremeyiz asla (!)
Bakın Sayokan'nın ABD'de federasyonu var, İngiltere federasyonu var, 14 ülkede faal ve bütün bunları bir çatı altına toplayan Dünya Federasyonu var. 120 ülkede 368 merkezde tanıtım yaptık, nasıl alaka gördük anlatamam. Azerbaycan'da devlet töreni ile karşılıyorlar. Gelgelelim yurdumuzda federasyon kuramadık hâlâ... Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğüne 2000 yılından beri müracaatımız var, Merkez Danışma Kurulu Üyeleri de iyi insanlar ama...
Türkiye'nin 21 vilayetinde 33 okulumuz, yüzlerce antrenörümüz var. Bir seminer yaptık mı binlerce genç toplanıyor. Ve biz bunlara sabrı, saygıyı, vefayı öğretiyoruz. Devleti sever, anne babalarına karşı mutidirler. Bilmem bizden başka ne isterler?
Düşünebiliyor musun Amerika'daki öğrencilerimiz (ki bunlar Hıristiyan) bayrağımız altından geçiyor, sporun terimleri ile birlikte lisanımızı öğreniyorlar. İngiltere de bu var, Romanya, İspanya'da, Suriye'de, İran'da bu var, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde, Belçika'da bu var, Bostwana'da bu var, Azerbaycan’da bu var…
Bir uzak doğu sporu yapan ne kadar Japonca Çince öğreniyorsa Sayokan yapan da o kadar Türkçe öğrenir. Seminerlere katılanlar daha fazlasını da istiyor Türkçe kurslarına gidiyorlar.
Taygun Mustafa Cialini
Öğrendikçe merakları artıyor, okuyor araştırıyorlar. Bizim ABD temsilcimiz İtalyan asıllı "Ben Etrüsk kökenliyim, Türk sayılırım" diyor, imzasını Taygun Mustafa Cialini diye atıyor. Talebeleri arasında Kızılderililer var, aslen Türk olduklarını öğrenmiş, gurur duymuşlar.
Zamanla tarihimizi ve kahramanlarımızı da öğreniyor, örnek alıyorlar. Türkiye'de ise ecdada dil uzatanlar var. Nasıl üzülüyorum anlatamam.
Eğer, Çin, Japonya ve Kore'de olduğu gibi devletimiz bizi desteklese her ülkede Türkiye hayranları olur. İşte sana lobi... Ecdadımızı seven beğenen insanlar.
Ülkeyi yöneten büyüklerimiz bundan hoşlanmıyorlarsa söyleyeceğim bir şey yok ama hoşlanıyorlarsa el uzatsınlar.
Sayın Başbakanımız "Bu ülkede taş üstüne taş koyana ihtiyacımız var" demişti, işte taş üstüne taş...
Serzeniş değil, biliyorum kızmaya öfkelenmeye hakkım yok. Ama üzülüyorum ülkem adına.
* Genelde sistem kuranlar adlarını önde tutar, birilerinin karışmasından da pek hoşlanmazlar. Peki Soyakan son halini buldu mu? Başka yabgular da olacak mı bundan sonra?
Mucid olan Allahü teâlâdır, insan bir şey yaratamaz. Hepimiz faniyiz ölüp gideceğiz sonunda.
Ben sadece emanetçiyim. "Ben" demek bile cesaret işi, aptal cesareti. Allah riyadan kibirden korusun. Sonraki nesiller elbette Sayokan'ın üzerine çok şey koyacaklar, zira el üstünde el var. Yabgu bir unvan. Rabbim Celle celallüh bizden üstün insanlar yaratmaya kaadir. Şüphesiz bize lütfetmediği ama başkasına lütfedeceği şeyler de var.
Alpagut Mokan
Film çalışmalarınız var mı?
Kültigin Kağan döneminde bir komutanı anlatan Mokan filmi çalışmalarımız devam ediyor. Tanıtım amaçlı olarak çekimleri tamamlandı. 1 milyon 700 bin TL’lik bir bütçeye sahip bir film. Finans meselesi çözülebilirse kısa sürede çekimlerine başlanacak.
Ana duasıyla
İnsan Yabgu'da olsa ana kuzusu... Ayşe Hanım teyze "oğlum Nihat okulda da iyiydi" diyor, "Biz okusun istedik ama bu yolu seçti. Küçükken bir yerlerden halterler bulur gelir, ben atarım, o getirir geri. Sonra baktık çok hevesli mani olmadık. Zaten kötü bir şey yapmıyordu ki... Babaları abdestli namazlı bir insandı rahmetli o da Nihat'ı çok severdi. Sanıldığı gibi kavgacı bir çocuk değildi, mahalleden şikayet geldiğini hatırlamam. İşi gücü silah. Tahta kılıçlar, ağaç dalından oklar... Yorgandan dağlar, dereler kurar. Kâh şehit olur, kâh zafer kazanırlar. Kardeşi Nail ise rap rap yürürdü, asker oldu sonunda."



